Küreselleşmenin Etkisindeki Türk Toplumunun NATO Algısı

4 Nisan 1949 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nin başkenti Washington’da Kuzey Atlantik Anlaşması ile kurulan NATO’ya Türkiye, SSCB’nin topraklarımızda ve boğazların yönetiminde hak talep etmesinin etkisi ile 1952 yılında yoğun temaslar sonunda katılmıştır. NATO’nun kurulmasındaki amaç barış ve güvenliği korumak, Kuzey Atlantik bölgesinde denge ve huzuru geliştirmekti. İttifak, Türkiye için uzun yıllardır sağladığı savunma ve güvenlik teminatlarının yanı sıra Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi olan çağdaşlaşma ve uygar bir toplum durumuna gelme yolundaki “Batılı” kimliğini de destekleyen bir örgüt olarak tanınmıştır. Bu kimlik birlikteliği NATO’nun sosyal inşacı güvenlik yaklaşımı ile doğrudan ilintili olup uluslararası sistemdeki önemli yapıların inter-sübjektifliğine çıkmaktadır. Küresel ilişkiler, süjelerin içlerindeki iletişim sayesinde oluşturulan biz ve öteki durumlarıyla birlikte tesis edilen hal ve beklentilere dayanır. Doğal olarak Türkiye de müttefiklerinden iş birliği ve destek talep etmekte, gerçekleşen olaylara karşı ortak tepki verebilme beklentisine girmektedir. NATO, Türkiye’nin dış ve güvenlik politikasının değişmez bir olgusu olarak önemini korumuştur ve Türkiye İttifak üyeliğinin tüm sorumluluklarını yerine getirmiştir. Ancak söz konusu kendi güvenliği olunca her zaman aynı muameleyle karşılaşmamıştır.

Türk toplumunun İttifak’a bakış açısı uzun yıllardır süren AB üyelik görüşmelerinin de etkisiyle kazanılmış müttefiklik hakları bakımından pozitif bir çizgide olmasına karşın zamanla bu görüş ağır dezenformasyonlar ve İttifak’ın getirdiği hakların Türkiye lehine işlememesiyle negatif bir seyre dönmüştür. 15 Temmuz 2016 gecesi TSK içerisine sızan Fethullahçı Terör Örgütü mensuplarının kalkışma girişiminin ardından İttifak karşıtı görüşler doruk noktasına ulaşmakla kalmayıp NATO’dan ayrılma fikri; Kıbrıs Barış Harekatı’ndan önce yaşanan ve SSCB’nin Türkiye’yi işgali halinde İttifak’ın savunma konusunda geride kalacağını ima eden ABD başkanı Lydon B. Johnson’ın mektubundan bu yana en yüksek desteğe ulaşmıştır. Öte yandan İttifak için büyük bir iş birliği fırsatı yaratan uluslararası terörizm konusunda Suriye’deki Marksist Kürt terör oluşumlarının ABD tarafından desteklenmesi ve müttefikliğe aykırı olarak bu desteğin Türkiye’ye rağmen sürmesi NATO içerisinde yalnızca Türkiye için değil İttifak’ın  bütünlüğüiçin de tehlike oluşturmaya devam etmektedir. Tehlike, evrensel insan hakları temelinde oluşturulan küresel kimlik altındaki iş birliği fikrinin NATO’nun güney sınırı olan Türkiye tarafından reddedilmesi ve Rusya’nın yayılmacı güç politikalarının önünün açılmasıdır. Türkiye’nin kaybedilmesi yalnızca bir müttefikin eksilmesi anlamından çok Rusya eksenli bir totaliter kuşağın küresel yurttaşlık kimliğine karşı galip gelmesi anlamını da taşımaktadır.

Türk halkının İttifak aleyhine oluşan olumsuz algıları her ne kadar zaman içerisinde dış kaynaklı olarak canlandırılmaya çalışılsa da 15 Temmuz’un NATO’nun bir parçası olan TSK içerisine yerleşmiş FETÖ mensuplarından başka askeri bir unsurla bağlantısının olmadığı kesinlik kazanmış ve geçen süre zarfında Türk halkının uygarlaşma, küreselleşme ve savunma sürecindeki kaygıları ağır basarak İttifak’ın yararları tekrar ön plana çıkmıştır. Türkiye ile ABD ve AB arasındaki ilişkilere bağlı olarak dalgalanan Türk halkının NATO algısı üzerine Mayıs-Haziran 2018 tarihleri arasında CAP tarafından yapılan kamuoyu araştırmasına göre halkın geniş bir bölümü NATO üyeliğine iyimser bir bakış açısına sahiptir. İttifak ilişkilerinin durdurulmasını isteyenlerin oranı yüzde 11 iken NATO ile devam diyenlerin oranı yüzde 60’lara kadar çıkmaktadır. Benzer şekilde AB üyeliği de toplumun yüzde 57’si tarafından destek görmektedir. Bu oran Batı karşıtı söylemlerin yükseldiği 15 Temmuz süreci sonrasındaki orandan (45.7) on puan daha yüksektir. Araştırma sonuçlarına göre dış politika ile ilgili bir diğer önemli sonuç Türk halkının tehdit algısıyla ilgilidir. ABD ve Suriye, Türkiye için tehdit olarak görülürken Rusya’nın müttefikler listesinde daha yüksek bir konum işgal etmesi Türk halkının da NATO konusuna ülkeler arasındaki ikili ilişkilerden bağımsız olarak yaklaştığını kanıtlar niteliktedir. Yine aynı şekilde NATO müttefikleri de jeopolitik konumu her zamankinden daha büyük bir önem taşıyan Türkiye ile ilişkilerde politik konulardan bağımsız olarak ileriye dönük davranışlar sergilemek zorundadır.

Sonuç olarak küreselleşme, özellikle ekonomik boyutta yaşanan dönüşümlere sebebiyet vermesinden dolayı dünyanın güvenlik anlayışını değiştiren unsurlardan en önemlisi olmuştur. Böylece yeni güvenlik anlayışı olarak askeri boyutla sınırlı olan güvenlik anlayışı ortadan kalkmış; iktisadi, sosyolojik, politik, çevresel, etnik, kültürel konular da modern güvenlik anlayışının tanımlarına eklenmiştir. Klasik “ulusal güvenlik” anlayışı yerini “uluslararası güvenlik” kavramına terk etmektedir. Bu değişimler ışığında İttifak, savunma ve güvenlik fonksiyonunu aktif olarak yerine getirmekte cılız kalsa da uluslararası sistemde caydırıcı bir askeri güce (bütün NATO üyelerinin askeri harcamaları, dünya askeri harcamalarının yüzde 70’ine denk gelmektedir) ve üstün birkurumsal yapıya erişerek halihazırda dünyanın en büyük ve önde gelen askeri ittifakı konumunu almıştır. Aynı çerçevede NATO’ya bağlı müttefiklerin silahlı kuvvetleri birkaç kıtada operasyonlar ve misyonlar yürütmekte ve bu durum uluslararası güvenlik kavramına işaret etmektedir. Küreselleşen ve genişleyen NATO, yaşanan gerilimlere rağmen Türk toplumunun demokrasi ve çağdaşlık eksenindeki algısında önemli ve sürekli bir yer edinmiştir. Bu sürekliliğin değişen koşullarda devam etmesi de NATO’nun asli görevi olan askeri alanda, üye ülke Türkiye’nin ulusal kimliğine ve çıkarlarına saygı duyması, kaygılarına olumlu karşılık verebilmesi ve güney sınırındaki güvenlik problemlerinde Türkiye’ye aktif destek verebilmesinde yatmaktadır.

Hüseyin Dönmez